Kayıtlar

ANAYASA MAHKEMESİ ÖNÜNDEKİ NÖBETÇİLERE SELAM...

Gürültü… Duruşmaya ara verildi ve salon birden gürültüye boğuldu. Hep böyle oluyor… Parmaklıklar arkasındaki yakınlarıyla konuşabilmek için herkes bağırıyor. Kameralar da kayıtta hep.  Salon sıcak. Eski kuvvet Komutanları önde, kendi aralarında sohbetteler. Onların eşleri çocukları bu gün gelmemişler mi? Seyircilerle tutukluları ayıran parmaklıkların iki yanı harala gürele. Kavruk jandarma erleri, ayakta elleri arkada rahat vaziyette kalabalığın içinde sözüm ona asayiş nöbetinde…  Dinleyicilerin çoğunluğu kadın… Çoğu tutukluların eşleri, kız çocukları… Bir tutuklu elindeki zarfı jandarma erinin yanından eşine uzatıyor. Karı ve koca dal gibi zayıf ikisi de… Kadının öğretmen olduğu deminki arkadaşınla konuşmalarından belli de kocasının rütbesi yaşına göre belli değil… Belki yarbay, belki albay… General olmadığı kasılmadığından belli... Gözleriyle öptü karısını ve okusana dedi… Arka sıralara gitti kadın, açtı zarfı, okumaya başladı... Tutuklu subayın gözleri hala karısını sü...

YEREL SEÇİMLER ÜZERİNE

Türkiye’de seçimlerin bir aldatmaca olduğu birçok kişi tarafından ispatlanır ve kabul edilir. Bu kişilerden biri de benim. Buna karşın gene de seçimler öncesi, karınca kararınca etrafıma dürüst ve yurtsever politikacıların seçilmesiyle ilgili binlerce dil döker dururum. Aziz Nesin’den Şükrü Erbaş’a kadar şair ve edebiyatçıların çoğu halkın sanatçısı oldukları için halkı da eleştirmesini bilmişler ve ileri giderek onu aptallıkla, sadakacılıkla, doğadan, devletten, komşudan bir kıl koparttığında bile kazançlı olmakla ve çıkarcılıkla suçlamışlardır. Biraz daha ayrıntılı baktığımızda, bu gün halk kitlelerinin yediği kazıklara ve hak etmediği aşağılanmalar ve yoksulluklara karşın gene de kendisini döven, aç bırakan ve çırılçıplak soyan yönetimlere karşı bir sempati beslediğini, ondan bir türlü vazgeçemediğini görürüz. Geçenlerde uzun süre siyaset yapan ve önemli kademelere gelmiş olan bir arkadaşımın sözleri beynime çakıldı kaldıydı. “Bizim halkımız ne kadar kentte otursa da köylülükte...

POLİS

Kime dert yanmalı? Buradaki dostlarımıza içimizi döküveriyoruz uluorta işte. Bugün Antalya'nın o yol boylarındaki ünlü piyazcı-köftecilerinden birindeydim. Bundan sonrası aşağıdaki konuşmada: - Hesap alacak mısınız benden? -Evet abi, hemen... -Yok, getirme ödemeyeceğim! -Canın sağ olsun abicim.. (sırıtarak) -Canım sağ olmayacak siz rüşvet yedirdikçe... -Nasıl yani? (şaşkolozca) -Neden demin yemek yiyip giden iki üniformalı polisten hesap almadınız? -Normal abi, onlar bizim adamımız… -Kaç lira benim hesabım? -17 -Al sana 20, bir daha da buraya gelenin... 12 Eylülün herkes gözünü çıkartıyor ya, memleketin üzerindeki her melaneti zamanın Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'e yıkıp sözüm ona kurtarıyorlar, demokrasi getiriveriyorlar ya, solcusu, sağcısı bu memlekete... İhtilalden önce ve sonra aylardır İstanbul sokaklarında, genç bir Yüzbaşıydım. Sıkıyönetim Komutanlıkları ne uğraşıyor, ne akla hayale gelmez önlemler alıyorlardı, polislerin ve jandarmanın v...

BURSA’DAN KALAN

Merdivenler ve minareler kenti Bursa. Kaç yıllarında yaşamışsa yaşamış ve işçilerin zamanını çalıyor soytarılık yaparak "deyyüü" boynu da vurulmuşsa da her ne kadar, işte inadına yaşıyor Bursa'da gene Hacivat amca... Yönümüzde, yöremizde bir sürü Hacivat... Biz ise yalnız başına tek tane bir Karagöz'üz, heyhat! Yarım saatte bir ezan sesi ya da Arapça inlemeler duyulur bu kentteki minarelerin yüksek volümlü hoparlörlerinden. Belki de Orhan Bey zamanından kalma bir alışkanlıktır bu, İslam adına... Osmanlıda adalet, emniyet, ticaret ve iyi niyet merkezleri olan camiler şimdi Bursa'da minarelerinin güzelliğinden, hoparlör sesinin çirkinliğinden başka bir şey değiller... Suratsız ve gülmeyen erkeklerle başı paketli güzel gözlü kadınların kenti... Ne zamandan beri? Kavli beladan beri! Ne kötü! Bursa'da zaman demiş şair. Benim zamanım yoktu insanları bulmaya çalıştım... İnsanı tanımak kadar insanları resmetmek de çok güç... Bu kentte yaşayan insanların ömür uzunlu...

DÜŞÜYORLAR!

Bu hükumetin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırma suçları yalnızca bu kadar değildir. Yerleşmiş çıkar ilişkileri ortaya çıkacak, suçlular tek tek ortaya saçılacak, yüce divan yolu açılacaktır. Türk halkı şimdiye kadar hiç olmayan şiddette manevi ve maddi çöküntü yaratan yönetime artık kayıtsız kalmayacaktır. Leş kargalarının ne fırsatlar beklediğini biliyor artık halk. Bunu fark eden Tayyip, değiştirdiği bakanlarını televizyonlarda kamuoyuna açıklarken heyecandan titrek elleriyle tuttuğu bardaktan içtiği suyu, bir kaç kez içecek gibi görünüyor. En sonunda kendisi de çekip gitmezse eğer zorla gönderilecektir. Biliyor. Akrep (Akepe) kendini sokuyor... Mevcut hırsızlar ordusunun babalarının çiftliği gibi ve mutlu paralellikte yönettikleri devleti, şimdiden kimlere nasıl devredeceklerdir bilinmez ama o gelecek yönetimin işinin çok zor olduğu bilinen bir gerçek. Siyasal partilerde, sendikalarda, meslek kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarında umut yok... Bu zoru düze çı...

BURSA'DA BUGÜN...

Osmancık, büyümüş Osman Bey olmuş... Selçuklu hanından sancağı almış ve Babası Ertuğrul Bey ile oğlu Orhan Bey arasındaki dönemde kayınpederi Şeyh Edebalı terbiyesiyle yaşamış...  Bursa'ya uzaktan baktığında bir gün "Oğul!" demiş "Bursa'yı al ve ben öldüğümde beni o kentin içinde parlayan gümüş kubbenin altına göm." Ölmüş her fani gibi ve onu o dediği yere gömmüş oğlu Orhan Bey...  "Osmancık"ta Tağrık Buğra'nın romanını güzel oyunlaştırmışlar ve bu akşam güzel oynadılar.  Salondan çıktım. Havada is ve otogaz kokusu... Bursa'nın o bilinen soğuk kış akşamlarından birindeyim. Tophaneye doğru yokuş yukarı yürüyorum. O yanyana ve geniş bahçesi bulunan iki Hıristiyan şapelinin önünden geçiyorum. Birinde baba Osman Bey diğerinde oğul Orhan Bey yatıyor. Orhan Beyin yanında ise karısı, evlendiğinde müslüman olan Nilüfer Hatun...  Gündüz dolaşıp fotoğraf çekmiştim buralarda. Osmanlı'nın ilk başkenti kadim Bursa'yı tanımaya yarın deva...

HAYDİN!

"Ayağa kalkın!" dediğimizde herkes "he, hee.." dediydi de Fethullahın savcısı vay sen misin demişti. Bir Cumhuriyet yargıcına düştüydüm, beraat dedi. Ama o savcı durmadı, bir üst mahkemeye itiraz etti. Şimdi hala davalıyım... Benim etkim ve yetkim ne ola ki? Kimi ayaklandırabilirdim ki? Şimdi memleketi fosseptik çukuruna çevirenler, malı götürenler ve yeni çakallar, soysuz hırsızlar birbirini ihbar edip kirli çamaşırlar ortaya çıktıkça, neden duruyor gençler? Esas gençlerin ayaklanması gerekmez mi? Geceler çok mu soğuk? Sokaklarlarda ve meydanlarda yürümek ve "HÜKÜMET İSTİFA!" demek için Haziranı mı beklemek gerek? İşte ben ve benim gibi emekliler ancak buradan bağırabiliyoruz "HAYDİN!" diye... Haydin gençler, haydin işçiler, haydin meydanlara! Üniversiteler, fabrikalar, bağlar, bahçeler, haydi... Ne duruyorsunuz daha? Eğer o muhteşem Haziran Ayaklanma'nızı Ocak ayında da bütün yurtta sürdürürseniz, kendi hesabıma, yanmayan nam...